Thursday, November 12, 2009

İki Buçuk

Ne yapmalıydı şimdi? "Şöfor efendi, iki buçuğun üstünü unuttunuz!" dese, şöfor belki de, "Ne biliyorsun unuttuğumu?" diye bozabilirdi. Bozmasa bile, dolmuş yolcuları şöyle bir bakarlar, içlerinden, "Amma da para canlısı ha!" gibilerinden geçirebilirlerdi. Başkalarının onun hakkında böyle düşünmelerini istememekle beraber, bu türlü düşündüklerini belirtircesine yan yan bakmalarından nefret eder, cinleri tepesine toplanırdı.
Sağındakine baktı: Koca burunlu, sarkık gerdanlının biriydi. Beyden değil de efendiden. Böyleleri ukala olurlar. Vara yoğa karışırlar. Tartışmaya can atarlar. Nitekim: "Şöfor efendi, iki buçukluğun üstünü unuttunuz..." dese, bu koca burunlu, sarkık gerdanlı adam o biçim, yan yan bakacaktı. "Ne bakıyorsun?" diye terslese, "Göze yasak mı var?" karşılığını alacağını iki kere iki dört eder gibi biliyordu.
Adama yeniden baktı, sanki "Göze yasak mı var?" demiş gibi kızdı. İçinden:
"Var!" dedi.
Sanki:
"Yok canım?" karşılığını almışçasına öfkesi arttı. Gene içinden:
"Canın yoksa nasıl yaşıyorsun?"
"Aman ne bayağı espri. Evladım espri zeki insanın harcı. Sense..."
"Bense?"
"Kaşalotun birisin be!"
...
Orhan Kemal

Monday, October 26, 2009

bi seyler

temmuz, agustos, eylul, ekim de bitiyor. bayadir yazmamisim. ama kimse de yazmiyor galiba bu aralar, bloglar bombos!

kankalarla yeniden bulusmak paha bicilebilir bi sey bence. hatta bes para etmez fln da diyebiliriz. :)) neyse okula dondum. hem de tam bir donus. tam bir ogrencilik hayati. 6da kalkmalar, kalabalik metrobusler, kalabalik kantin, her bina girisinde sorulan ve bu yuzden cepte tasinan ogrenci kimligi, yaninda paso, uzun yemekhane ve kantin siralari, ucuz yemek, ucuz bisiklet (bundan henuz faydalanamadik), kucuk kagitlara yazilan yoklamalar, her hafta ugranan copyler, en ruzgarli kampus ve 'tam bir ogrenci'nin olmazsa olmazi sirt cantasi. :))

haftaya da vizeler basliyor. cabuk gecti sanki zaman. ama saatlerin geri alinmasina alisamadim henuz. saat 17.30da 21.00 gibi hissediyorum. ve saat 21 iken de yatsam uyuyabilirim belki, o derece. :) yine de sabah cok aydinlik oldugu icin guzel diyebilirim bu saat olayina.

okula kahvaltiya gitmek yarinki planim. bunu denedik ve guzel oldu. hatta vet. fakultesinden arastirma gorevlileriyle tanistik, komiklerdi. yarinki menude de simit varmis gerci sevmem ki simit.

muhendislikin sayfasi da acilmiyor dolayisiyla bizim notlara fln ulasilamiyor. okula gittigimde baktim ki her sey ayni, dersler, ogrenci islerindeki adamlar, kantindeki adamlar, hocalar ve asistanlar hatta guvenlikciler.. hic bi sey degismemis. sadece gecen zamanda bazi derslerin hocalari notlari nete yuklemeyi akil edebilmis ve ogrenmisler. hala da tam olarak ogrendiklerini soylemek mumkun degil gerci ama. tebrik ediyorum. bir ilerleme.

bence okulun icinde bir copy olmamasi sirlar dunyasi gibi akilalmaz bi olay. mesela bir ogrenci belgesinin 3 gunde cikmasi da bana gizemli seyler cagristiriyor. kimbilir ogrenci islerinin goremedigimiz o arka taraflarinda neler oluyor diymi?..

neyse bu hafta icin crs ve prs tatili guzel haber.

altina da gossip girl diye imza atasim geldi, baya okul dedikodusu yaptim galiba. :D xoxo!

Tuesday, June 2, 2009

Man on Wire




"To me, it's really it's so simple, that life should be lived on the edge of life.
You have to exercise rebellion, to refuse to taper yourself to rules, to refuse your own success, to refuse to repeat yourself, to see every day, every year, every idea as a true challenge and then you are going to live your life on the tightrope."
Philippe Petit

Thursday, May 7, 2009

Gelin olmuş gidiyorsuun vol? kaç oldu artık bilemicim :)

huh! bi evlilik macerasının sonuna geldik pazar günü. son 1 aydır yoğun olarak süren koşturmaca nihayete erdi.

Hayatımda ilk kez sabahın 7'sinde kuafördeydim. Daha uyanamamıştım halbuki, bi çay bile içememiştim. 4 saatlik bi saç-makyaj olaylarından sonra eve geldik. Gelinin evden çıkarılması seremonisi vardı. Düğün günümüz boyunca bütün adet, gelenek göreneklere yürekten bağlılığımızı gösterdik zaten. Neyse, gelin evden çıkarken büyüğünden küçüğüne, kız tarafından erkek tarafına herkesin gözleri doldu, çok duygulu anlar yaşandı. Ben mi? Ben o sırada görev bilinciyle çalışan bir fotoğrafçıydım sadece. Öyle ki babam sonradan fotoğraflara bakarken, fena yakalamışsın beni burda, dedi. :)) Aldığım "aa sen nasıl kardeşsin, nasıl duygulanmazsın ağlamazsın vs." yorumlarına aldırmadan güne devam ettim. Biraz fotoğraf çekiminden sonra düğün salonuna geldik. Gelin odasına çıktım ilk kez bir de. Bi numarası yoktu. Salona inip tanıdığım ve tanıştırıldığım bütün masaları dolaştıktan sonraa... nikah kıyıldı. Mustafa Kara bence hakkaten komik bi adam! :)) Zaten afişlerinden belliydi. :) Neyse kendisi hemen başbakanımızın öğüdünü hatırlattı yeni evli çifte. Başbakanımız ne diyoor? dedi. Ben de Üç yaptım böyle sağ elimle. :)) Heh evet bakın hanfendi biliyor dedi. Nikah da böyle güle oynaya kıyıldıktan sonra masama döndüm oturdum artık. Bu arada bir de Ayşeciime özel teşekkürler, kendisi beni çok mutlu etti düğünümüze gelerek. :)  Saat 6 gibi salondan çıktık, yemeğe gittik. Sonra yemekten de çıktık, adetlerimizin bize gösterdiği yol olan erkek tarafının evine gittik. Orada bi şeyler yapmışlar, böyle okunmuş su, okunmuş vs. fln onları kaçırdım ben. Oradan konvoy halinde yeni evli çiftin yeni evine gidildi. Kız tarafından sadece kızlar geliyomuş efenim yeni eve. Teyzeler, kuzenler ve ben gittik bizim taraftan. Sonra arabalardan inilince, bi iki fincan kırıldı gelin tarafından. Erkek tarafı arabalarına binerek gittiler. Kız tarafının kızları olarak biz eve çıktık. Sonra geri indik. :)) Saat 10'da bütün geleneklere uymanın verdiği iç huzuruyla eve doğru yola çıktık. Ve saat 4tü fln ancak yatabildim.


"Eee darısı başına :))"

"Betülcüm artık darısı başına :))"

"Hayırlısıyla artık sıra sende :))" vs vs.

Bu teyze ve amcalar için yeryüzünde bekar insan kalmamalı! :)) Ellerinden geleni yapacaklarına eminim bunun için.

Ama bir süre kimse evlenmesin artık... Nikaha gidecek halim bile kalmadı. Boşanmalar olabilir, sakıncası yok. :))

Tuesday, April 28, 2009

kara kaplumbağası ve bana düşündürdükleri

odama girip de bir kara kaplumbağası görünce şaşırmadım değil. ayrıca korktum da. çünkü bizim önceki kaplumbağaya göre çok büyük. ayrıca onu görmeyi hiç beklemiyordum. annem kendisini çatıda bulmuş, napıcak bu burda (alayım ben bunu betülün odasına koyayım, birlikte yaşasınlar) demiş (herhalde). cam kenarı fln yeri de güzel. fakat bu kara kaplumbağaları bildiğim kadarıyla baya büyüyorlar. gerçekten de birlikte yaşayıp büyüyebiliriz yani. :)) bence onu doğal ortamına bırakmamız gerek. doğal ortamı buralarda neresi olabilir onu da anlamış değilim, sitenin bahçesi mi, park mı, biraz nemli olsun diyerek sahil mi? şimdilik netten araştırdığım kadarıyla sağladığımız imkanlarla yaşayabilir. kendisinden çekiniyor olmama rağmen yarın ona biraz yeşillik ikram etmeyi düşünüyorum. bu bir dostluğun başlangıcı olabilir ve belki onu doğaya bırakmak istediğimde bana sarılıp nayır gitmek istemiyorum diyebilir. ben de belki gitme derim o zaman. dostluk değil büyük aşk oldu bu sanırım. :))

Tuesday, March 31, 2009

neresiydi burası?

blogun üstünde buna benzer bi şey vardı bir ara. onun anısına olsun... 

Wednesday, March 18, 2009

pek ilgili görevliler

- getirdin mi burada yazan her şeyi?

- evet.

- orijinallerini dimi?

- orijinallerini de fotokopilerini de getirdim.

- iyi. cep telefonun kapalı?

- evet.

- içerde kavga çıkarmak yok, tamam mı?

- ee.. peki?

- geç bakalım. 

- teşekkürler.

...

- ağlama sakın he!

- yok ağlamam. alıştım artık git gel...

- ağlıcak gibisin ama?

- yok yok. merak etmeyin.

Tuesday, March 10, 2009

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi

O akşam işimden erken çıkabilmiştim. Şöyle Beyoğlu'na kadar bir uzanayım, dedim. Köprüden, saatlerdir pis hava ile dolmuş ciğerlerimin teneffüs hakkını vererek, Haliç’i ve Boğaziçi’ni selamlayarak geçtim. 

Bir zamanlar oturduğum semtlerin vapurları yine hep o hareket telaşı içindeydiler. İşte Kadıköyü’ne kalkacak 6 vapurunun zili çalmaya başladı. İşte Boğaz’ın Anadolu sahilini yapacak 6, 5... Bir zamanlar saniyeleri bile kıymetli olan bu kâh küsurlu, kâh küsursuz rakamlar şimdi benim için eski ehemmiyetlerini ne kadar kaybetmişler! Zil istediği kadar acılaşabilir, memur demir kapıyı kapamak tehdidini istediği kadar ileri götürebilir; ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı. Yüksekkaldırım'dan istediğim kadar oyalana oyalana çıkabilirim. Tünel’e varınca tramvay bekliyormuş gibi üzüntülü bir hal alarak tramvaya binenleri seyreder, sonra yayan gitmeye karar vermiş bir insan tavrıyla etrafı seyrede ede Galatasaray'a, Taksim'e kadar yürüyebilirim. 

Karşımdan insanlar geliyor, arkamdan insanlar geliyor. Arkamdan yürüyenler nihayet beni geçiyorlar, karşımdan gelenlerin bazılarıyla bir an bakışıyoruz; bazıları beni görmüyorlar, benim de görmediklerim oluyor, bana sürtünenler, çarpanlar oluyor. Erkekler, kadınlar, uzun boylular, kısa boylular, yaşlılar, gençler, güzeller, çirkinler, zenginler, fakirler... Kocalı kadınlar, henüz nişanlılar, yalnızlar, kolunda sevgilisi olanlar, anneleri yanında yürüyen küçük çocuklar var. Cahit Sıtkı'nın, bir şiirinde "gün hazinesi" dediği bacaklarını uzun konçlu şosonlarda hapsetmiş bir ömür hazinesi genç kızlar var. Yalınayak çocuklar da var. Ayakları muhafazalıların arasında seğirtip gazete satmaya çalışıyorlar. Fakat ayakları üşümüyor gibi, herhalde alışmışlardır, diyorum. Hem onlar da kunduralılardan daha az mesut görünmüyorlar. Onlardan gazete alan zenginler, verdikleri paranın gerisini istemiyorlar. Bu onların sevincini bir kat daha artırıyor. 

İki yanımda bu insanları, giydirmeye, doyurmaya, eğlendirmeye, bir kat daha mesut etmeye mahsus dükkanlar, mağazalar, salonlar var. Onların camekanları önünde durmaktan, hayale dalmaktan kendimi alamıyorum. Şu oda takımı ne güzel! İnsan yemekten sonra şu geniş koltukta kimbilir ne kadar rahat eder! Şu abajur, elindeki örgüsüne dalmış karısının yüzüne kimbilir ne tatlı bir pembelik verir. O zaman koca, gazetesini bırakarak karısının seyrine dalar... Şu masa, karşıki mağazada satılan radyolar için bilhassa yapılmış gibi, tam uygun gelecek. Radyonun üstüne de şu ileride, antikacıdaki biblolardan biri... Şehrin en büyük mobilyacısı bütün bir yatak odası takımı teşhir ediyor. İki kişilik karyola, atlas yorganı serilmiş, başucunda komodinine, üstündeki gece lambasına, yerde küçük halısına, pencerelerdeki tül perdelerine varıncaya kadar düşünülmüş, tam bir yatak odası... Perdeleri arasında da bir kış dekoru gözüküyor. Bütün oda kızıl bir aydınlık içinde, sahiplerini beklemekten sabırsızlanıyor gibi... 

Fakat bütün bu eşyayı nereye taşımalı? Şu kat kat apartmanların hangi katı benim olabilir? İlerliyorum... 

Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki! 

Bir kunduracının camekanında yanlara doğru kaçışmış gibi duran, kimi kapalı, kimi daha dekolte, bütün mahremiyetleri ile kadın terlikleri, bütün bir ev hayatını hayal ettiren terlikler... 

Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar... Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, tayyörlerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, "bütün bunlar senin için" diyebileceğim kimsem yok. 

Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar. Şu manavdaki renk renk, türlü türlü yemişler, meselâ şu iri, sarı kabuklular portakal değil, bir sofra saadetini tamamlayacak bir başka lezzet, koku ve serinlik saadetidir. Şu satıcılar avaz avaz bağırarak, şu sattıklarımızdan da alın, daha çok mesut olun, demek istiyorlar. Hele şu köşede, ta Vefa'dan getirilmiş boza şişeleri. Bu, yemekten birkaç saat sonra, bir babanın, ailesi efradına, üzerine tarçın ekerek, leblebiler koyarak yudum yudum tattıracağı bir nev'i şahsına münhasır saadet değil de nedir? 

Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir. Yalnız bu caddede bulunmak insanı mesut etmeye kafidir. Yaşadığımı, ben de saadetimi düşünmeliyim. Şu kadar dükkanın içinde elbette beni de mesut, hiç olmazsa memnun edebilecek şeyler satanlar da yok değil ya! Şuracıkta kunduralarımı boyatabilirim. Şu kravatı pekala satın alabilirim. Yeni gelmiş şu şiir kitabı bana pekala zevkli saatler geçirtebilir. Ben de pekala şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim. 

Sonra, beni sevecek kimse çıkmasa bile, haberiniz yok mu, yeni bir şiir kitabım intişar etti, bu kitap pekala bana şair dedirtebilir ve kimbilir, zaman gelir, edebiyat tarihçisi, bu kitap intişar ettiği zamanki fotoğrafımı arayabilir. İstikbalin nefis kağıtlı bir edebiyat tarihinin sayfaları arasından bütün gençliğimle tebessüm edebilirim. Evet, evet, hiç olmazsa genç değil miyim, ağarmış saçlarımla, biraz bezgin duruşuma bakmayın, nüfus tezkerem yanımda, buyurun, ben daha genç sayılırım. Ve sırf genç olmam, benden isteyeceğiniz tebessümü dudaklarımda yaratabilir. 

Bir fotoğrafhanenin önünde bir otomobil durmuş ve etrafında bir meraklı kalabalığı hasıl olmuş. Yaklaşıyorum, otomobilin içi, camların kenarları bütün çiçeklerle süslü. Demek gelinle güvey fotoğrafhanedeler. Ben de bu fotoğrafhaneye girer, hem fotoğrafımı çıkartmış olur, hem de hayatlarının en mesut zamanlarından birini yaşatmakta olan bu çifti, kapıdan çıkmak üzere iken olsun, bir defa selamlarım. 

Bütün duvarları fotoğraflarla kaplı holde bekliyorum. Bütün fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlar. İşte, yeni rütbesinin verdiği gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik topu dünyanın en büyük hazinesi imişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar, memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar.

Sonra, yeni evliler, yan yana dururlarken, sevinçten, hazdan titredikleri adeta hissedilen, çiçekler içinde yeni evliler. Bütün şu delikanlılar hep evlenmişler, saadet duymuşlar ve mekteplerini bitirdikleri zaman fotoğraflarını çekmiş olan fotoğrafçıya koşup, işte evlendik, bu sefer de evlenme saadetini tadıyoruz, yeni fotoğrafımızı çekin, demişler. 

Sonra, pürüzsüz, uzun bir evlilik hayatının en güzel bir noktasında, belki bu izdivacın bir senei devriyesinde, birkaç yaşına gelmiş çocukları ortalarında resim çektiren eski evliler. Kadın biraz şişmanlamış, erkeğin alnından doğru saçları seyrekleşmeye başlamış, karşı duvarda asılı bir yeni evliler fotoğrafına bakarak gülümsüyorlar. Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Sanki bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş. 

Ben böyle düşünürken, birden atölyenin kapısı açıldı, gelin, elindeki çiçeklerden daha beyaz beyazlar içinde, yanında genç kocası, bir bahar havası bırakarak, bir bahar rüzgarı gibi önümden geçtiler, kendilerini bekleyen otomobile bindiler. Fotoğrafçı onları selametledikten sonra bir müddet daha eşikte kalarak otomobili gözleriyle takip etti, sonra geri döndü, yarattığı eserden memnun bir sanatkar haliyle kendi kendine gülümseyerek, beni görmeden bulunduğum tarafa birkaç adım attı. Neden sonra varlığımı fark edip, tatlı bir rüyadan uyanır gibi, bakışlarıyla ne istediğimi sordu. 

- Fotoğrafımı çektirmek istiyorum. Güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf çektirmek istiyorum, dedim. Ben konuşurken adam da beni baştan aşağı süzüyor, yüzü deminki memnunluk halini yavaş yavaş kaybediyor, adeta endişeli bir ifade alıyordu: 

- Buyurun atölyeye, dedi. 

Ben önde, o arkada, çiçek ve lavanta ile karışık bütün bir saadet kokusunun dalgalandığı atölyeye girdik. Gösterdiği sandalyeye oturdum. Makinenin arkasına geçti, örtünün altında yüzü kayboldu, yalnız ara sıra sesini işitiyorum: 

- Tabii durun! 

- Kendinizi sıkmayın! 

- Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun! 

- Güzel sevinçli şeyler düşünün!

Bunu ihtar etmesine hacet yoktu, ben buraya zaten sevinçli düşüncelerle gelmiştim. Şimdi burada çekilecek fotoğrafı belki bir gün sevgilim çantasında taşıyacak... Belki bu resim... 

Birden fotoğrafçının sesi, bu sefer biraz daha asabi, yükseldi: 

- Lütfen, zorla gülümsemeyin! 

Evet, zorla tebessüm ne kadar çirkindir! Zaten benim zorla gülmeye ihtiyacım yok. Şu adesenin arkasından bütün bir ebediyet bana bakıyor demektir, ben de bütün o ebediyete, bana hayran kalacak bütün o müstakbel nesillere büyük bir şair gibi biraz mağrur, biraz yüksekten, sadece tebessüm edebilirim. 

Çok mu fazla kendini beğeniş? Çok büyük, hatta gülünç bir iddia mı? Doğru! Benim esasen hayatta hiçbir iddiam olmadı ki!.. Bu çıkacak fotoğrafımın daha küçük, daha mütevazı bir vazifesi olabilir. Belki, dinimin bana vaat ettiği en yüksek mertebeye erişir, belki bir gün şehit düşerim. Belki o zaman bu fotoğrafımı, bazı mecmualar, diğer şehitlerinkilerle beraber, basarlar. Belki mektebim, verdiği şehitler arasında benim de bu resmimi müzesinin bir köşesine asar. Belki sadece ölüp giderim. O zaman da bu fotoğrafım hayatta kalmış birkaç akrabamın, birkaç vefalı arkadaşın beni anmalarına vesile olur. Onlara, şimdiden şükran ve dostluk tebessümlerimi göndermeliyim. 

Dışarıdan gelen şu hayat gürültüsüne dalarak, şu odaya sinmiş beyaz gelin kokusunu teneffüs ederek, şu karşı binanın saçaklarında gagalarıyla öpüşen güvercinleri gözümün önüne getirerek, o delikanlı mezunlardan biriymiş gibi, genç subay gibi, bir gün şahadet mertebesine erişebileceğimi düşünerek, elimde sevgilimin eli varmış gibi, ortalarında çocuklarıyla fotoğraf çektirmiş olan evlilerin o rahat tebessümüyle... Fakat şimdi niçin böyle uğraşıp duruyorum? Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu? Niçin asıl o zamanlar resim üzerine resim çıkartmadım? Niçin her hafta fotoğrafçıya uğramadık? Neden bugün buraya tek başıma geldim? 

Fakat şimdi böyle şeyler düşünmenin de sırası mı ya! Dünyada her insan az çok bir felakete uğramış olabilir. Bunun için büsbütün kötümser olunur mu?.. Felaketler yerine saadetleri, ölmüşler yerine doğacakları, geçmişler yerine gelecekleri düşünmeliyim. Hem... 

Birden, fotoğrafçı siyah örtüsünü başından atarak doğruldu. Yüzü hatta biraz terlemişti, ümitsiz bir tavırla: 

- Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim, dedi.


Ziya Osman Saba

Sivriada Geceleri

- Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir'in martısıydı. Başka türlü bir martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir'in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir'in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifsizce gelir, sandalın kıçına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritleri Tahir fırlatır, ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne O Tahir'siz yaşayabilirdi. Üç gün sırt sırta rüzgar esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel miydi, şair miydi bilmem ki?...

Hikayem güzel olmuyordu. Farkındaydım. Ama, yavaş yavaş açılacaktım: Ateş kor kesilmişti. Ay çıkmıştı. Baktım Sotiri'ye: Kafası düşmüş, o da uyumuştu. Ben bütün gece uyumadım. Martılar simsiyah, ayın altında dolaşıp durdular: Sabaha karşı iskele sancak ışıkları ile durgun suları bize doğru atan bir vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı. Kalafat'ı uyandırdım. Vapuru gösterdim:

- Ne güzel, bak, Kalafat, dedim.

- Sen sahiden kaçıkmışsın! dedi.

Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Bir daha salladı. Yırtık paltosuna girip kayboldu.

Sait Faik Abasıyanık

Sunday, March 8, 2009

kind of funny kind of weird

beni bulan gariplikler...

bu akşam biraz hava alayım diyerek çengelköye yürüdüm. çınaraltına gidebilirdim aslında ama kalabalık olacağını tahmin ettim, en iyisi deniz kenarındaki banklara gideyim dedim. orayı da ayrı seviyorum. manzarası şahane. dalga sesi de geliyor. bugün yağmur yağdığından banklar ıslak olabilir diye de tereddüt ettim ama baktım ıslak değilmiş. oturdum, denize baktım, karanlıktı. köprünün ışıkları sarı lacivert gibi bişeydi. bunu paylaşayım hemen dedim, bir msj attım. :)

neden sonra (kitaplardan öğrendiğimiz kelimeleri günlük hayatta kullanalım vol. 2) yanıma biri geldi, ıslak mı burası dedi. ben de değil galiba dedim. burası ıslak da dedi diğer bankı göstererek. ben de öyle mi buraya oturabilirsiniz dedim. oturdu. yeni mahalle neresi oluyor biliyor musun dedi. yok hayır dedim. buralardaymış dedi. ben biraz yukarda oturuyorum dedim. ben de beylerbeyinde oturuyorum dedi. bi şey demedim ben denize bakıyordum öyle.. erkek arkadaşımı bekliyorum ben de dedi. ben bi şey demeden, ayrılcaz bugün galiba, çok sorumsuz biri zaten, bütün erkekler böyle mi ya? dedi. şaşırdım bu rahatlığa içimden. güldüm, bilmem gördüğün gibi ben yalnızım, kimseyi de beklemiyorum dedim. ilkti, ilk ona güvenmiştim dedi. diyecek bi şey gelmedi aklıma. o da devam etti, hep dalga geçerdim böyle kızlarla, ağlayanlarla fln ama şimdi ben de öyle oldum dedi. ben de kötü gözükmüyorsun ama :) dedim. bunu da ne amaçla dedim bilmiyorum, teselli etmek mi istedim yoksa hadii canım dram yapma o kadar mı demek istedim? içimde ne fırtınalar kopuyor dedi (hakkaten) dışarıya belli etmem dedi. zaten beni son kez görücek güzel görsün istedim dedi. ben de evet mantıklı bu da dedim. sanırım sonra da ya her şey olacağına varır, üzme kendini dedim. he arada bi de, erkek arkadaşının üniversiteye başladığını facebook iletisinde de fakülteli bi kızdan fln bahsettiğini söyledi. ayrılık sebebi buydu sanırım, evet. sonra geldi erkek arkadaşı. ben gidiyim, geldi dedi ama senin facebookun var mı dedi. evet (?) dedim, tamam seni eklicem adın ne dedi. ben de söyledim. tamam, ya unutucam galiba? neydi dedi, tekrar söyledim. emin olamadı bi türlü unutmayacağından. ben de tamam sen söyle ben hatırlarım dedim. söyledi. iyice açıkladı p değil b fln diye. tamam dedim. akşam konuşalım, konuşmaya çok ihtiyacım var dedi. ben de olur konuşuruz dedim. gitti.

Monday, February 23, 2009

medreseye dönüş

caferağa medresesi çok sevdiğim bir mekan. bir de mimar sinan eseri olduğundan her gittiğimde hayran hayran seyrediyorum. bugün fotoğrafçılık derslerine başladım. sanırım kurstaki herkes 'profesyonel fotoğrafçı' olmak istiyor. ben sadece makinayı verimli kullanmak istiyorum. bugün ilk ders olmasına rağmen baya şeyler öğrendik, hızlı başladık. arada da eski hocalarla sohbete gittim herkes de ordaymış. hava da ne soğuktu. dondum... baktım, hala kar başlamamış ama.

Wednesday, February 18, 2009

aslında uykum var ama uyuyup uyanmak işe gitmek eve gelmekten sıkıldım. şimdi uyusam... arkasından sıraladıklarımı durduramayacağım. ama şimdi uyumasam da durduramayacağım. bence bu hayatta bi sorun var.

( - Bu baskıda bi sorun var, bi dakika!) 

Aşağıda, yarın ne yapacağız? Renkler farklı fakat değiştirmeye üşendim.


Monday, February 9, 2009

çikolatalı gofretin sırrı

bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok uzaklarda etrafı denizlerle çevrili yemyeşil bi ülkede çok güzel bi çikolata yapılırmış. öyle güzel bi çikolataymış ki bu sevmeyen yokmuş. dışının çikolatası olsun içinin gofreti olsun şahaneymiş. bu çikolatayı üreten (masala uygun olması açısından) cüceler çikolatanın sırrını kimseye söylemezlermiş. gizli formüllerini de asla değiştirmezlermiş. sonraa gel zaman git zaman bu ülkede yaşayan zengin mi zengin bir adam büyük bir davet vermeye karar vermiş. davette bu çok güzel çikolatalar yapan cücelerden kendisi için özel yeni bi çikolata yapmalarını istemiş. cüceler düşünmüş taşınmış... nasıl bi çikolata yapmalı? sonunda en sevilen çikolatalarının "çikolatalı gofret" olduğunu düşünerek, çikolatalı gofretin değişik bi versiyonunu yapalım, böylece adam kesinlikle beğenir demişler. öyle de yapmışlar. adama çikolatayı götürmüşler. adam büyük bir heyecanla çikolatayı tatmış. fakat hemen fark etmiş bu tadın çikolatalı gofrete ait olduğunu. adam hayal kırıklığına uğramış tabii.. ben yeni bi şey istiyorum demiş, bu tadı biliyorum zaten demiş. cüceler de yeni çikolatalar yapmak üzere fabrikalarına geri dönmüşler. masalın sonu tam olarak bilinmemekle beraber cücelerin bu zengin adam için yeni bir çikolata yaptıkları düşünülüyor. sonra da adamın bu çikolatayı beğendiği ve davetinde ikram edebildiği ve sonsuza kadar mutlu mesut yaşadıkları. vs. vs.

bu masaldaki zengin adam cem hakkoymuş sevgili dinleyenler ve çikolata yapan cüceler de ülkerin elemanları. 

çikolatalı gofret gerçekten de formülü değişmeyen bi gofretmiş, diğer ürünlerde ar-ge hep devam ediyormuş. bence de zaten değişmesin, üzerinde de yazdığı gibi "nefis" :)

Thursday, February 5, 2009

güzel bi şey oldu.

çok uzaklardan, bi kaç paragraflık bir yazı beni mutlu etti gecenin bu saatinde. son anda gördüm, emin de olamadım, tekrar kontrol ettim, iyi ki de etmişim. :)

ben anlatamam, bu yüzden anlamak da pek mümkün değil. ama sanki o kadar zor değilmiş. anlatmamama rağmen anlaşılabiliyormuş.

bu güzel. bugünkü güzel şey bu. :)

ama bugün bitti bile. işte bu yüzden diyorum 12 saat olsun diye. :))

Monday, February 2, 2009

öyle böyle şöyle.......

sağ elimi kısmen kullanamadığımdan uzunca yazamayacağım. doğumgünüm geldiii ve geçtiii her sene olduğu gibi. insan büyüdükçe sakinleşiyor herhalde. ya da ben bu ara baya sakinim. rölantide.

sonra bu şarkıyı seçtim kendime bugün.

Just because I'm losing
Doesn't mean I'm lost
Doesn't mean I'll stop
Doesn't mean I'm in a cross

Just because I'm hurting
Doesn't mean I'm hurt
Doesn't mean I didn't get what I deserved
No better and no worse

I just got lost
Every river that I've tried to cross
And every door I ever tried was locked
And I'm just waiting till the shine wears off

You might be a big fish
In a little pond
Doesn't mean you've won
'Cause along may come
A bigger one

And you'll be lost
Every river that you try to cross
Every gun you ever held went off
And I'm just waiting till the firing stops
And I'm just waiting till the shine wears off

coldplay'den lost.

he bir de benjamin okuyacağım, aşık veysel dinleyeceğim, "dostlar beni hatırlasın". :) sonra enteresan fikirlerim var, günleri diyorum acaba 12şer saatten mi yaşasak? bunu düşüneceğim ciddi ciddi.

Sunday, January 18, 2009

iş güç...

ablamın söylediği: cengize verdim, bi de ali beye gönderdim

ben: pilav yemeye mi gönderdin? (çünkü, anlaşılan: cengize verdim pilav yemeye gönderdim.)

fazla tiner, krebs ya da muhtelif kimyasaldan etkilenen bünye örneği.

o değil de bugün 5 kg'lık nutella gördüm! hala kimyasalların etkisinde miyim dedim :)) gözlerime inanamadım resmen. gittim inceledim fln gerçekti sanırım :)) ama inanmak zor hala. 

yarın yine iş var. pistole denilen bir gıcık iş var onu yapacağım, eller, yüzler kapatılmalı. neyse ki boya su bazlı. plastik kadar zararlı değil. allah kolaylık versin.